Neredesin Huzur!

IMG_3627Anadolu insanı, güzel Anadolu yarımadasını yüzyıllar boyunca ilmek ilmek örmüş adeta. Dağ, çayır, bayır demeden her yere gitmiş; gidilmedik bir yer bırakmamış aziz millet. Şehrin kalabalığından sıyrılıp ilçelere, kasabalara; oradan köylere yaylalara seyahat eden herkes bu manzaraya şahit olacaktır. Buralarda ya hayvancılık ya da çiftçilik yaygındır. İlla ki biri mevcuttur; ama diğeri ihmal edilmiş değildir. Böylece yurdumun her bir bucağı şenlendi. Bereketli Anadolu toprağı boş kalmadı. Ceddimizin bin bir meşakkatle ve umutla sahip olduğu bu yerler yıllarca kullanıldı.

Yer yüzünün genişliğine inanıp rızkının peşine düşen atalarımızdan bize mirastır bu yarımada. Göç edip hayat bulma mülahazasıyla yola çıkan ecdadın mirası… Şimdilerde ise insanlar yeryüzünün genişliği ile ilgilenmiyor. Şehrin darlığı içinde hayat arayan milyonlar aslında ne aradığının da farkında değil. Aradığını bulamayan ama bulamadığının da farkında olmayanlar…

Ege’nin kırsalında ilçe merkezine yirmi otuz kilometre uzakta bir köye giderken dünyanın genişliği, Anadolu’nun güzelliği, dağların haşmeti gözler önüne seriliyor. Birbirinden farklı duygular kaplıyor insanın içini. Bunca genişliğe rağmen neden darlık, diye soruyor insan. Şehir, yaşanmaya değer ne vaat ediyor insana?

Köye vardığımızda, köylerin makus kaderi ile karşılaşıyoruz: Bakımsızlık, terk edilmişlik ve kaçış…

Kaçış ağır bir ifade belki ama genç insan sayısının yok denebilecek kadar az olduğunu görünce geçekten bir kaçışın olduğu anlaşılıyor. En iyi ihtimalle yakın bir kasabaya göçmüşler; gençlerin ekserisi farklı şehirlere gitmişler. Nasıl tutunsunlar buralara? Ne ile bağlansınlar atalarının dedelerinin evlerine? Salt bir tabiat sevgisiyle kaçı kalabilir buralarda? Fıtratla uyum içinde olan köyler, kırlar insanın bir yönünü tatmin etse de yeterli olmuyor. Farklı sosyal çevrelerle ilişki kurma, farklı meslek grupları ile tanışma, yüksek okul mezunu olma gibi sayamayacağımız talebi karşılamada köyler ne yazık ki çok yetersiz. Belki fakirleştirilmiş; belki unutulmuş; belki kıymeti bilinememiş… Ama gerçek ortada!

Yeni bir nesille kucaklaşamayan okullar yıkık, dökük ve metruk. Çocuk sesleriyle bütünleşemeyen sokaklar ölü; yaşlı insanların oturduğu evler yaşlıların kabirden önceki kabristanları sanki.

Şehirde aradığını bulabiliyor mu? Sabahtan akşama kadar soğuk duvarların arasında, farkına varmadan kendini zindana atan insan; kazandığı üç beş kuruş ile mutlu olabileceğini mi düşünüyor? Onlarca ailenin yaşadığı bir apartmanda bina görevlisine reva görülen hayat kast sistemini Ortaçağ Avrupa’sından çıkartıp modern(!) dünyanın tam ortasına koymuş olmuyor mu?

Kast sisteminde yüksek paye verilen insanların oturduğu beş on katlı apartmanlar neyi temsil ediyor? Karşı komşusundan endişe eden apartman sakininin kapısına üst üste kilit vurarak kendisini eve hapsetmesi, modern dünyanın üst sınıf(!) insanlara sunduğu imkanları gözler önüne seriyor. Şehir hayatında ev; çok süslü, son derece bakımlı bir hapishaneden farklı değil. Oysa hayatın merkezinin tabiatın içi olduğu yaşamı çok gerilerde bıraktık. Suni evlerimizi suni güzelliklerle doldurduk. Kendi yapıtlarımıza hayran hayran bakarken tabiat harikalarına göz yumduk. En iyi ihtimalle onları suni bir tablo ile evlerin köşesine yerleştirdik. Tablolara ışıldayan gözlerle baktık da gerçeklerinden kaçtıkça kaçtık.

Köyü yaşanmaz hale getirdin insanoğlu, sonra suçu tabiatta buldun ondan kaçıp kendine yalancı bir dünya yaptın. Yalan dünya içinde yalan bir dünya… Sonra kendi yapıtlarına bakınıp durdun. Ne yaptığının farkında mısın? Neyi neye kurban ediyorsun? Ne elde etmeye çalışıyorsun?

Huzuru arıyorsan dur, bekle! Bir şeyi nerede kaybettiysen onu orada aramalısın.

*Bu yazı 2012 yılında bir seyahat sonrası yazılmıştır.

Reklamlar